Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor, kimse kendini değiştirmeyi akıl etmiyor.
– Tolstoy(Kaynak: fflame)
Via the SanctuaryOyunla duygusal bağ olmaz deyip, oyunu küçümseyenlere, oyuna çocuk işi diyenlerden nefret etmişimdir daima. Hah işte bu çok güzel bir örnek mesela. Oyunlarla iç içe olan herkes anıları ile bağdaştırarak duygusal bağlar kurmuştur elbet.
(Kaynak: ruhunuzuncaysaati)
Bulutlara dokunmak istiyoruz belki izlerken, hatta dokunuyoruzdur belki de…
Bulutlar… Küçükken hayal etmişizdir mutlaka, onlara dokunmayı elimizi kaldırdığımızda. Bazı insanlar büyüdükçe hayal etmeyi unutuyorlar gibi geliyor bana da. Hele en buruk an, küçük bir çocuk hevesle hayalini bir büyüğü ile paylaşırken, büyüğünün onu ve hayalini küçük görmesidir. Bazı büyükler, hayalleri küçümserler genelde, mutsuzluktan hayıflanıp dururlar öylece. Hayal etmenin tadından mahrum bırakırlar kendini. Hayal edenlere de acırlar, ne gariptir ki. Hayat da garip zaten. Gariplik etkileşimi de kaçınılmaz haliyle…
Her şey bence garip aslında. Normal tanımı nedir ki? Genellemeler vesaireler… Normal olmak tabiri ruhunun hakikatini zoraki olarak gizlemek aslında, normal demek daha kısa sadece.

Ah evet ne diyorduk? Bulutlar. Bazen bulutlara baktığımda, bulutların pamuksu kara parçacıkları, gökyüzünün de devasa bir okyanus olduğunu hayal ediyorum. Sonra elimi değdirdiğimi hayal ediyorum gökyüzüne. Suya değmiş gibi bulutların dairesel halkalar halinde yayıldığını düşlüyorum ardından.
Otobüs yolculuğu esnasında, evime dönerken, etrafıma baktığım doğaya ait her ögeye bakmadan edemiyorum. İnsanlar yolculukta uyur mesela, ya da koltuk arkasında olan cihazdan film falan izler. Ben yapamıyorum sanırım bunu, onu farkettim. Klasik müziği açıp, hafif dingin ve huzurlu bir eda ile dalıyorum gökyüzüne, bulutlara, yeşilliklere, bayırlara vesaire… Uyumaya fırsat bulamıyorum doğrusu.
Yolculuktan döndükten sonra da tramvaya binip eve gideceğim tam. Etraf insan kaynıyor adeta. O sırada da ansızın üç bebek arabası etrafımı kuşatmıştı. Arkamda, sağımda ve solumda. Sonra solumdaki kız, annesine “Gökyüzüne dokunabilir miyim anne?” diye sordu. Annesi de, elini havaya kaldırarak kızına “Elim yetişmiyor kızım, dokunamayız.” demişti. Annesinin yanıtına içten içe güldüm ama. Ben de içimden şöyle yanıtladım kızın sorusunu “Dokunabilirsin aslında, hatta şu an dokunuyorsun. Bulutlar ve gökyüzü burayla birleşik tamamen. Görüntüsü uzak sadece. Ama her şey göründüğü gibi değildir zaten.” şeklinde. Demediğim için de içimde kaldı azizim.
Bulutlar sadece su damlaları ve buz kristallerinin oluşturduğu kütleler… Yani hayale dökmezseniz anlamları derinleşemez ki. Teknik tanımı ne kadar da basit geliyor kulağa değil mi?
Hayal etmeden yaşamak, pilava tuz katmadan yemek kadar tatsızdır o yüzden.
Mesela sisli havalar olduğu zaman. Farkına varmadan dokunuyoruz bence bulutlara. Hissetmiyoruz belki çoğumuz. Ama gökyüzü ve bulutlarla iç içeyiz, onları hep uzak görüyoruz kendimizden bence.
Bulutlara dokunmak istiyoruz belki izlerken, hatta dokunuyoruz da farkına varmadan haliyle…
Geçmişle yüzleşme korkusu, çaresizce kaçıp, ruhu yormakla aynı eylemdir.
Eninde sonunda geçmiş, ayna gibi sırıtacaktır yüzünüze. En alaycı sırıtışıyla hem de…
Geçmişinizin karanlık yüzüne karşı cesur olup, onu karşınıza alıp alaşağı ederek, külahları değişmek daha cazip mesela.
Geçmişin karanlık yüzü, sadece musibet olmalı, tıpkı sönmüş bir volkan gibi…
Korku, insanın içindeki sönmüş volkanı yeniden patlatır sadece. Hiçlik isimli bir boşlukta boğmak üzere. Gereksiz yere…
Tüm annelerimizin günü kutlu olsun. Aslında her gün onların günü…
Her anımızda yanımızda olan, mutlu olduğumuzda ve acı çektiğimizde bizimle birlikte, bizden daha derin hisseden kutsal varlıklar.
Annem, iyi ki varsın, iyi ki yanımdasın. Hem arkadaşım, hem ablam, hem kardeşim ve dahası… İç güdülerine hayranım bir de. Her şeyi seziyorsunuz. :)
Biraz geç bir post, ama içimden geldi.
Düşüncelerini kafa tutarak, buyruklar vererek ortaya koyanlar, akıldan yana güçsüz olduklarını her zaman belli ederler.
Montaigne
Düşüncelerini ifade edemediklerinde ya da düşünmeye üşendiklerinde, kafa tutup, anlamsızca buyruk ve öfke savururlar hep.
Haksız çıkma korkusu, kendine güvensizlikten doğan anlamsız gurur ya da cehaletin en bariz ibaresidir belki de. Bilgisizlikten doğan öfkenin alevlerinden doğan fiiller dizisi de olabilir…




